Kürtlerin Uluslaşma Süreci Üzerine

R. Pola Mezrabotan
Kurdistan (Kurdish flag) on the map of Middle East (Western Asia) in soft grunge and vintage style, like old paper with watercolor painting.

Bizler, Kürtlerin uluslaşma sürecini yalnızca tarihsel bir olgu olarak değil, bugün hâlâ süren bir direnişin, bir var olma mücadelesinin ifadesi olarak görüyoruz.
Kürt halkının hikâyesi, bölünmüş sınırların, bastırılmış kimliklerin ve inkâr politikalarının ötesinde; her defasında yeniden doğan bir iradenin hikâyesidir.

Ulus kavramı, çoğu zaman egemen ulusların bakış açısından tanımlanmıştır. Bu tanımlar, genellikle bir devletin varlığına, ortak dil, kültür ve toprak gibi unsurlara dayanır. Ancak bu yaklaşım, devleti olmayan ya da tarihsel olarak ezilen ulusların varlığını açıklamakta yetersiz kalır. Çünkü bu uluslar, klasik anlamda devlet sınırları içinde biçimlenmemiş, buna rağmen kendilerini bir halk olarak var etmiş topluluklardır. Kürt ulusu da bu duruma en uygun örneklerden biridir.

Örneğin Anthony D. Smith, Milli Kimlik adlı eserinde ulusu “ortak din, kültür, dil, toprak ve semboller etrafında birleşmiş insan topluluğu” olarak tanımlar.
Fakat bu tanımı kabul ettiğimizde, Kürtlerin henüz “tam anlamıyla uluslaşmadığı” sonucu ortaya çıkar. Çünkü Smith’in yaklaşımı, ulusları çoğunlukla devletleşmiş halklar üzerinden anlamlandırır ve ezilen ya da devletsiz halkların kimlik mücadelelerini ikincil görür. Oysa Kürt örneği, uluslaşmanın yalnızca “kurumsal” değil, aynı zamanda direnişsel bir süreç olabileceğini gösterir.
Kürtlerin uluslaşması, Smith’in kavramsal çerçevesinin ötesinde; siyasal irade, toplumsal dayanışma ve var olma mücadelesi üzerinden gelişen özgün bir dinamiğe sahiptir.

Bu noktada Benedict Anderson’ın Hayali Cemaatler’deki yaklaşımı açıklayıcıdır. Anderson’a göre ulus, üyelerinin çoğunun birbirini hiç tanımadığı hâlde ortak bir aidiyet duygusu içinde “hayal ettikleri” bir siyasal topluluktur.
Kürt halkı da tam olarak bu nitelikte bir cemaat oluşturur: dört farklı devletin sınırlarına bölünmüş olmasına rağmen, kendisini ortak bir kaderin parçası olarak hayal etmeye devam eder. Bu “hayal”, yalnızca düşünsel bir birlik değil; kültürel üretimlerden edebiyata, müzikten dağ köylerindeki siyasal örgütlenmelere kadar somut bir yaşam pratiğidir.
Kürt ulusu bu anlamda, devletsiz ama güçlü biçimde hayal edilmiş bir ulustur — sürekli yeniden kurulan bir kolektif varoluş biçimi.

Ernest Gellner’in “uluslar milliyetçiliğin ürünüdür” tezi de Kürt deneyimiyle büyük ölçüde örtüşür.
Kürt ulusal bilinci, önceden var olan bir yapının ifadesi değil, uzun bir tarihsel sürecin, kültürel yeniden üretimin ve siyasal mücadelenin sonucudur.
Bu süreçte milliyetçilik, bir ideolojik söylemden çok, hayatta kalmanın ve kimliği korumanın pratiği olarak anlam kazanmıştır.
Kürt halkı, modern çağın gerektirdiği kültürel türdeşliği devlet eliyle değil, kendi yerel örgütlenmeleri, dilleri, gelenekleri ve dayanışma biçimleriyle üretmiştir.
Dolayısıyla Kürt ulusal kimliği, tek tip bir üst kültür değil, yerelden örgütlenen çoğul bir kültürel birliktir.

Eric Hobsbawm’ın Milletler ve Milliyetçilik’te vurguladığı gibi, ulus modern çağın ürünüdür; doğal ya da kadim bir kimlik biçimi değildir. Ancak bu “modernlik” kavrayışı, çoğu kez Batı’nın merkezinden konuşur.
Kürt ulusu ise tarihe, modernliğin merkezinden değil, onun dışladığı çevresinden çıkar.
Kürtlerin tarih sahnesine çıkışı “gecikmiş” bir ulusal bilinç değil; aksine, “başkası olmamak” — Türk, Arap veya Fars olmamak — yönündeki direngen bir iradenin ürünüdür.
Bu nedenle Kürt ulusunun modern anlamda bir devlet çatısı altında kurumsallaşmamış olması, bir eksiklik değil; çoğulcu, yerel ve demokratik karakterinin göstergesidir.
Kürt uluslaşması, homojenlik yerine çeşitliliği, merkezî iktidar yerine toplumsal öz-örgütlenmeyi temel alarak gelişmiştir.

Bu bağlamda, Kürt ulusal kimliği yalnızca kültürel bir farkındalık değil, aynı zamanda politik bir taleptir.
Kürt halkı, tarih boyunca inkâr politikalarıyla bastırılmış kimliğini, her defasında yeniden siyasal bir özne olarak kurmuştur.
Bu nedenle Kürt ulusal birliği, kültürel dayanışmadan öte, özgürlük ve egemenlik perspektifinde birleşen bir halk iradesidir.

Bugün Kürtlerin uluslaşma süreci tamamlanmamış bir süreçtir; ancak bu “tamamlanmamışlık”, eksiklik değil süregiden bir inşa ve mücadele hâlidir.
Ulusal iradenin kurumsallaşması, halkın kendi siyasal organlarını, yani demokratik özyönetim biçimlerini güçlendirmesiyle mümkündür.
Kürt ulusal bilincinin kalıcılığı, tam da bu siyasal öz-örgütlenme içinde hayat bulur.

Sonuç olarak, Kürtlerin uluslaşması, “devletsiz bir halk”ın tarihsel ve siyasal mücadelesinin ürünüdür.
Bu mücadele, yalnızca bir kimlik arayışı değil, aynı zamanda var olma ve kendi kaderini belirleme hakkının ifadesidir.
Kürt ulusunu anlamak, bu nedenle yalnızca kültürel değil, temelde siyasal bir bakış açısı gerektirir.
Kürtlerin uluslaşma yürüyüşü, halkın onurunu, özgürlüğünü ve geleceğini sahiplenme yolculuğudur.
Ve bizler, bu yürüyüşün parçası olmaktan onur duyuyoruz.

 

Paylaş
Yorum yazın*

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir